single image
29-01-2024
Gökçe ALAÇLI

Diorama Sanatçısı Melih ŞENTÜRK

Sizin dioramalarınızdaki dünya kurgusu nedir? Nasıl bir dünyayı anlatıyorsunuz?

Gelecek yüz yıllar içerisinde oluşmuş distopik bir evrenin köhne yapılarını diorama sanatı ile birleştirmeye çalışıyorum. Bunlar; insanoğlunun doğanın dengesini bozacak kadar ona zarar vermesi hatta sömürmesi sonucu ortaya çıkan belki yıkımlar, belki salgın hastalıklar nedeni ile çok az sayıda hayatta kalabilmeyi başarmış bir grup insanın yaşamını sürdürebilmesi için çevresindeki her türlü imkânı, hurdaları kullanarak inşa ettikleri barınaklar diyebiliriz.

Aslında kötü gibi görünen bu dünya bana göre bambaşka yeni güzel bir başlangıç. 

Hayatta kalan insanların uyanışı, bir tek küçük ağacın bile ne kadar kıymetli olduğunu, bir bardak temiz suyun nasıl değerli olduğunu, karnını doyurabilmenin daha önce ne kadar sıradan fakat şimdi bir tane meyvenin bile bir madenden daha değerli olduğunu anladığı, uyanışla dolu bir dünyayı anlatmaya çalışıyorum.

 

Diorama yapmaya nasıl karar verdiniz?

Benim çocukluğum bahçe ve doğa içerisinde geçti. Hatta yaşım ilerledikçe doğadan hiç kopmamaya çalıştım. Doğada herkes gibi ben de kendimi oldukça iyi hissetim ve gündelik hayatımı, hobilerimi, yaşam tarzımı da hep buna göre uyarlamaya çalıştım.

Büyüdüğüm şehirde insanları doğa ile tanıştırmak için bir kulüp kurdum ve her hafta sonu doğa yürüyüşleri, kamplar, çocuklara yönelik doğada yaşam, doğanın bize verdiği zenginlikler ve bu zenginlikleri nasıl koruyabiliriz gibi etkinlikler düzenledim. 

Hatta bir yerel Tv de bunula ilgili programlar da yaptım. 

Sürekli doğanın içinde olduğunuz zaman ister istemez doğayı takip ediyorsunuz. 

Küçük bir taş, tahta parçası, kurumuş ağaç kökü bile dikkatinizi çekmeye başlıyor. Benim de ilk dikkatimi çeken deniz kenarlarına vuran lodos tahtası dediğimiz ağaç parçalarıydı. O kadar güzeldi ki bunu alıp temizleyip üzerinde bir şeyler yapmak istedim ve başlayış o başlayış oldu. Bir daha asla bırakamadım. 

Şimdi ise sadece lodos tahtaları değil dışarıya atılmış veya atılacak olan birçok materyal kullanarak eserlerimi çalışıyorum.  

Eserlerinizde vermek istediğiniz mesaj nedir? 

Aslında bunu oldukça basit anlatmaya çalışıyorum. Çok kirletiyoruz, hızlı tüketiyoruz. Belki 200 yılda yetişmiş bir ağacı bir anlık karar ile kesebiliyoruz. Sadece bu yüzden her yıl 5 milyon hektar ormanı kaybediyoruz. Gelecek insan ve hayvan neslini yok sayıyoruz. O kadar hızlı enerji kaynaklarımızı sömürüyor ve doğayı katlediyoruz ki belki de bu tarz barınaklarda yaşamlar yüz yıllar bile sürmeyecek. 

Sergimde insanlara büyüteç dağıtıyorum, dikkatlice içlerine ve tüm detaylara bakmalarını ve bir süreliğine de olsa orada enerji, su, yiyecek gibi zaruri ihtiyaçların bile sınırlı olarak yaşadıklarını hayal etmelerini istiyorum. Belki içlerini karartıyorum ama benimki de deniz yıldızı hikâyesi gibi, elimden gelen bu.

Eserlerinizde en çok neyi seviyorsunuz?

Benim yaptığım eserlerin en sevmediğim tarafı son parçayı koyduğum andır yani bittiği andır… Bunu neden söylüyorum, çünkü ben bir esere başlayıp kulağıma müziğimi taktığım anda yola çıkıyorum aslında. Benim için yolda olmak gibidir çalışmaya başlamak. Bir eser yaklaşık olarak bazen 20 bazen 40 gün sürebiliyor ki günde minimum 6 saat çalışıyorum. Buna rağmen sıkıldığım hiçbir anı, saniyeyi hatırlamıyorum. 

Yolda olmak benim için çok önemlidir hatta bunun için her sene belli dönemlerde bisikletime çadırımı ve malzemelerimi yükleyerek Türkiye turuna çıkarım. 

Şu ana kadar turlarımda yaklaşık 9 bin km yol yapmışım. 

Amacım bir yere varmak değil, yolda olmak. Ben eserlerimi çalışırken bu süreci yani yolda olma sürecini çok seviyorum. Her seferinde ben ona bir şeyler katarken o da bana bir şeyler katıyor. Zaten meditasyon denilen şey de bu değil midir?

Çalışmalarınızda hangi materyalleri kullanıyorsunuz ve onları nasıl temin ediyorsunuz?

Çalışmalarımın büyük bölümünde kırılmış atılmak üzere olan oyuncak parçaları, çöpe atılmak üzere olan elektronik eşya parçaları, hurda metaller, zincirler, elektrik kabloları, pet şişe kapakları, atılmış küçük plastik kutular, yerde bulduğum tahta parçaları, çay karıştırma tahta çubukları (genelde gittiğim yerlerden atılmak üzereyken topluyorum) ve lodos tahtaları. 

İlk zamanlar bulmak zor oluyordu ama sonra işin içerisine iyice girince gördüm ki bu dünyanın atığı bitmez. 

Şu an hiç zorlanmıyorum hatta birçok arkadaşım ve yakınlarım da artık gereksiz işe yaramayan eşyalarını atmadan önce ilk olarak beni arıyorlar. Doğal olarak bu eserlerde birçok ailenin de katkısı var diyebiliriz 

“Denize fırlatıp attığın bu çöp, gelecekte seni bu ortamda yaşamak zorunda bırakabilir”

Eserlerinizde neden fiziki olarak ömrünü tamamlamış malzemeler kullanıyorsunuz?

Beni kullanmış olduğum tüm parçalardaki yaşanmışlıklar çok etkiler. 

Mutlaka her birinin bir hikâyesi vardır.

Özellikle lodos tahtalarının.

Eserlerim aslında bir geri dönüşüm sanatı gibi görünebilir fakat ben pek o şekilde bakmıyorum.

Benim bu şekilde çalışma sebebim aslında vermeye çalıştığım mesajımla alakalı. Kendiniz bir an böyle bir dönemde hayal edin ve barınmak zorundasınız, yapmanız gereken ilk şey çevrenizde ne bulursanız, hurdalardan, ömrünü tamamlamış materyaller toplayarak bir yer inşa etmek olacaktır. Çünkü başka bir alternatifiniz olmayacak. Bir de şunu da vermek istiyorum tabii ki, eserlerimin üzerindeki atıkları göstererek “Denize fırlatıp attığın bu çöp, gelecekte seni bu ortamda yaşamak zorunda bırakabilir” 

Eserlerinizde vazgeçemediğiniz unsurlar var mı?

 Eserlerime baktığınızda canlı bitki haricinde insan veya herhangi bir hayvan figürü göremezsiniz. Bunun sebebi eserime bakan kişinin oradaki kişi olmasını istediğimdendir. Baktığı ortama o an ne yapmak isterse onu yapabilir. Orada yalnız ve tek başına olduğunu hissettirmek isterim. Yanında kim olacak, kaç kişi olacak, üzerindeki kıyafeti nasıl olacak, ayakta mı yoksa oturuyor mu, hepsine kendisinin oraya bakarken hissetmesini istiyorum.

Doğadan gelen ya da geri dönüştürmek istediğiniz malzemeler ile yeni bir dünya kurguluyorsunuz: bu sanat eserinizi nasıl bir anlam katıyor?

Doğadan kullandığım ve atık olan malzemeler ile çalışmak beni her zaman çok heyecanlandırıyor. Beni besleyen zaten oraya koyduğum parçaların hikâyeleri ve o hikâyelerin birleşerek apayrı tek bir hikâye oluşturması.

Lodos tahtası nedir? Bu tahtaları nerelerden buluyorsunuz?

Bir lodos tahtası deniz kıyısına vurana kadar ortalama 40- 50 yıllık bir süreç geçer. 

Bu süreç onu olgunlaştıran, güçlendiren ve onu özel kılan bir süreçtir. Tıpkı insanoğlu gibi. Her türlü zorluğa göğüs germiş, direnmiş, sivri yanları yok olmuş ve içerisinde ona zarar veren birçok şeyden tamamen kurtulmuştur.

Artık çok daha sağlam, çok daha dirençli ve olgundur. Zaten başlı başına bir sanat eseri olmuştur. Üzerine minik bir saç tokası bile koysanız evinizin bir kenarında baktığınız zaman size huzur veriri ve sakinleştirir. 

Genelde bu tahta parçalarını memleketim olan Karadeniz sahilinden toplamaya çalışıyorum. O dal parçalarını tek tek toplamak ayrı bir yolculuk ve olağanüstü bir süreç.

Saatler sürebiliyor, çok fazla yürüyorsunuz fakat hiç yorulmuyorsunuz. Denizin kenarına, lodos sonrası o kıyıya vuran sanat eserlerini toplamak benim için bir tür meditasyon ve şifadır.

Diorama ve diorama sanatçıları ile ilgili hedefleriniz var mı?

Diorama ile ilgili hedeflerim var tabii ki, hatta birkaç tane var. Fakat benim için en önemli olan bir gün yaptığım çalışmalar ile platform hazırlayarak, gerçek boyutta dekor kullanmadan sadece çalışmalarım ile tasarlanmış bir ortamda ve yerini bulan  mesajların verildiği distopik bir film kurgusunun  içinde yer almak. Umarım gerçekleştirebilirim. 

Türkiye’ de Diorama sanatçıları çok güzel işler yapıyorlar. Sayımız oldukça az umarım artar. Birçoğu ile tanışma fırsatı buldum fakat bu konuda bir hayalim var ki bunun 

için de harekete geçtim. İlk etapta yaşadığım şehir olan Ankara’da daha  sonrasında Türkiye’de ulaşabildiğim tüm sanatçılar ile   bir etkinlik organize etmek. Bana göre bu her birimizi daha çok besleyecektir.

 

Benzer Yazılar

TÜMÜ
back to top