single image
23-03-2023
Gürkan Sekmen

Bireysel Devrim

Kişisel gelişim kavramı, özellikle son zamanların en popüler konularından biri. Her popüler konu gibi içi boş sloganlara dönme riski de var. Bir aralar her derde deva Aloe Vera vardı. Aynı şekilde bugün de kuantum kelimesiyle sihirli ve gizemli formüller üretiliyor. Bence bunlar pazarlama harikalarından başka bir şey değil ve konuyu magazinleştirip içinin boşalmasına sebep oluyor. “Secret” yapıp sürekli yat hayali kuranlara bile rastlamak mümkün. O nedenle birçok insan “ben böyle şeylere inanmıyorum, ilgilenmiyorum” demeye başladı.

İşin fantezi boyutu insanların daha çok ilgisini çekiyor ancak konunun, kendini yönetme sanatı gibi son derece zorlu bir yanı var. Tarih boyunca insanlar,” kendini tanı ve yönet” kavramını kendi kültürlerine has bir şekilde  ifade etmişler. Modern çağda da duygusal zekâ (EQ) gibi yeni kavramlarla anlatılan şeyde aynı olgu. İnsanın egolarından, hırslarından, öfkelerinden ve korkularından arınması çabası.

Bunlar mahşerin dört atlısı gibi. Bu yıkıcı duygulardan biri ya da birkaçı zihninize hâkim olduğunda, beyin asit içerikli bir şey salgılıyor. Bu salgıda da iç organlardan hangisi zayıfsa onu vuruyor. Yani birçok hastalığın kökeni psikosomatik. Sonuçta insanın kendine düşman aramasına gerek yok, insanın en büyük düşmanı kendisidir.

Peki ne yapmak lazım?Ben bu duruma başka bir perspektif öneriyorum. Ünlü bir heykeltıraşa sormuşlar, o müthiş heykelleri nasıl yaptığını. O da fazlalıkları atıyorum, geriye heykelim kalıyor demiş. Aynı şekilde bu negatif duygular da bize geleneksel düşünce kalıplarının yüklediği, sonradan öğretilmiş fazlalıklar. İnsanın saf doğasında hiçbirine yer yok. Benim küçük bir kızım var ve ondan çok şey öğreniyorum. Onun çığlıkla karışık kahkahaları bana yaşamın ne kadar güzel bir şey olduğunu hatırlatıyor. Çünkü henüz kimse ona kaynakların çok kıt olduğunu, kendini garantiye almak için sürekli biriktirmesi gerektiğini ve bunun için diğerleri ile rekabet etmesi gerektiğini öğretmedi.

Bu eğitim şekli insana sürekli bu fazlalıkları yüklüyor. Hayatı çölde yapılan zorlu bir seyahate benzetebiliriz. Bu yolculuğun ilk şartı hafif olmaktır. Sırtınızda onca yükle asla başaramazsınız ve endişe ettiğiniz şey er ya da geç sizi bulur.

Aynı şekilde başka bir örnek vereyim. Metal yapmak için madeni kaynatırlar, ortaya cüruf çıkar ve su cürufu götürür. Geriye sapasağlam çelik kalır. Yani ihtiyacımız olan yeni şeyler eklemek değil, aslında fazlalıklardan kurtularak zihnimizi temizlemek. İngilizce eğitim anlamına gelen ''education'' kelimesi latincede''exduca'' kökünden gelir. Bu dışarı çıkartmak demektir. İçine koymak değil. Yani fazlalıklardan arınmak öğrenme sürecinin başlangıcıdır. Bu fazlalıklardan arınmayı başardığında geriye insanın içine üflendiği saf ruhu kalır. Onun içinde de insanın hayallerini gerçekleştirmesi için ihtiyaç duyduğu enerji ve ilhamdan bol miktarda bulunur.

Aynı şekilde Arapça “zeki” kelimesi “tezkiye” kökünden gelir ve arınmak anlamındadır. Yani akıl arındığında ve saflaştığında zekâ ortaya çıkar. Sonuç olarak tüm bu kadim kültürler, dinler ve felsefeler aynı şeyin peşinde olmuşlardır; “Katarsism” in, yani  arınmanın.

Bunun için bence, “Nasıl” sorusundan önce sorulması gereken, “Neden” sorusu... Neden bu kadar negatif duygularla yüklüyüz? Bu bağlamda yetiştiğimiz toplum ve üzerimizdeki hipnotik etkiyi iyi analiz etmek gerekir. Çünkü bizim dünya algımız, aslında dünyanın gerçekte nasıl bir yer olduğundan bağımsız bir şekilde gelişen sübjektif algımızdan oluşur. Buna fenomonoloji deniyor.

Ben böyle felsefi konuları küçük hikâyelerle anlatmayı çok seviyorum. Bir gün yaşlı balıkla genç balık suda karşılaşmışlar. Yaşlı balık genç balığa sormuş, ''Su nasıl? '' diye. Genç balık cevaplamış; ''Ne suyu?! ''  Yani içinde yaşadığımız toplumun bir şekilde dışına çıkmadan, bize neler yüklediğinin analizini yapmak kolay değil. Hele bizim toplumumuz birey olmayı değil ait olmayı bu kadar kutsarken. Toplumların zihin haritasını en iyi o toplumun atasözleri anlatır. “Sürüden ayrılanı kurt kapar” gibi, sürü ve topluluk halinde hareket ettiğimizi gösteren atasözlerimiz var. Örneğin, içinde yaşadığımız toplumda şöyle bir atasözü asla kök bulmaz: “Ormanda yollar ikiye ayrıldı ve ben daha az çiğnenmiş olanı tercih ettim.”

Tüm bunlar gösteriyor ki, toplumun değerleri bizi birey olmaktan çıkarıyor. Sorgusuzca içinde yaşadığı toplumun normlarını kabullenmek insanda yozlaştırıcı bir etki yapıyor. Böylece bizi orijinal yapan bireysel değerlerimizi değil, bizi kopya yapan empoze değerleri kabullenme eğilimine giriyoruz ve insan orijinal doğup kopya bir şekilde ölüyor.

Bu ruh hali tüm mücadele azmimizi ve pozitif enerjimizi kanattığı için, kendini gerçekleştiren kehanetlere dönüşüyor.

Yani herkes güçlü bir şekilde aynı kehanete inandığı için korktukları da başına geliyor. Peki, bu endişeli ve güvensiz ruh halinde nasıl kurtulacağız? Cevap basit: Kişi bilinçaltındaki karamsar inançları, kehanetleri temizledikten sonra kendini, kendi filminin figüranı olarak değil, başrol oyuncusu olarak görmeye başlamasıyla endişe dağılır. Tüketerek değil üreterek daha mutlu olduğunu anlar. Tribünden sahaya iner ve aksiyon alır. Sanılanın aksine insan tribünde sahada olduğundan daha endişelidir. Çünkü birinde pasif bir seyirciyken, diğerinde sonucu belirleyecek olan savaşçı rolünü üstlenir. Ve şans hep savaşandan yanadır; çünkü evren aksiyonu kutsar ve ona cevap verir.

Benzer Yazılar

TÜMÜ
back to top